Kategoriler
Sabri Koçak yazıları

Aday, aday, aday ya delege?

Seçen de seçilen de nitelikli olmalı

Seçimin iki temel aktörü var. Aday ve delege. Başka bir deyişle seçilen ve seçen. Adaylar çok konuşuluyor da ya delegeler? Ben her iki aktör için seçime beş kala bir kılavuz hazırlamak istedim. Önce aday. Bir yönetici adayında hangi nitelikleri aramak gerekir? Hemen akla ilk gelenlerle başlayalım ve satranca uyarlamaya çalışalım.

1- Eğitim

Nedendir bilinmez spor federasyonlarına başkan olmak için yüksekokul mezunu olma koşulu kaldırılmış Kahraman Olgaç başkanlığa atanırken. Oysa nitelik deyince ilk akla eğitim geliyor. Şirketinize yönetici ararken herhalde başvurularda ilk buna bakarsınız. Eğitim deyince onun da dereceleri ve alınan yerle ilgili niteliğe etki eden etkenler var. Bir satranç fakültesi ya da yüksekokulu olmadığına göre iyi bir üniversite, iyi bir fakülte önemli bir beklentidir. Lisansüstü eğitim de artı değerdir tabii ki. Lisans eğitimi olarak en ilgili adres sanırım Spor Bilimleri Fakültesidir. Ancak bir de alaylı eğitim var ki bu satranç gibi özel bir dalda büyük önem taşıyor. Çünkü satranç üç aşağı beş yukarı bilinip ortaya çıkılacak bir dal değildir. Zor bir alandır ve ayrıntılı içeriklere, bileşenlere sahiptir. Kısaca aday olacak kişi iyi bir satranç geçmişine sahip olmalıdır. Bunun kontrolü ya da ortaya konması da kolaydır. Kariyer, belgeler, unvanlar, UKD, Elo, yayınlar, yaptığı işler, satranca katkıları vs.

2- Deneyim ve referanslar

İş deneyimi ararken yöneticilik ve yaptığı işlerle ilgili deneyimler de önemli. Ancak burada yine yönetmeye talip olunan alanla ilgili deneyimler ve yapılan işler öne çıkar. Kişi deneyimli olabilir ama yaptığı işlerde başarılı da olmuş mudur? Burada referanslarına bakmak gerekir.

3- Dil

Yönetici hangi dillere ne ölçüde hakim. Yabancı dil bilerek demedim. Çünkü bana göre bu anadili de kapsar. Anlam bozukluklarından, yazım yanlışlarından kurtulmuş olmalı yönetici.

4- Ürettiği eserler, katkıları

Genel olarak yayın kastedilmektedir. Ancak alanın kendine özgü özelliklerine göre başka şeyler de olabilir. Önemli projeler, araç gereçler, madalya ve kupalar vs.

İdeal Aday

Bu tabloya göre tercihan iyi bir üniversiteye bağlı Spor Bilimleri Fakültesi mezunu, tercihan lisanüstü eğitim de almış, yeterince uzun satranç sporcusu olmuş, iyi oyuncu denilebilecek bir UKD ya da Elo sahibi, satranç alanında kimi görevler de üstlenmiş, yöneticilik yapmış, satrancın oyunculuk dışındaki alanlarında da görev almış, unvanları olan, yayını ya da yayınları olan, önemli organizasyonlara imza atmış, kendi diline hakim, yabancı dili de olan bir aday ideal bir adaydır. Tüm nitelikleri bir arada bulmak güçtür. Bir de her andığım niteliklerin her biri eşit ağırlıklı da olmayabilir.

İdeal adayın seçilme şansı nedir?

Diyelim ki böyle bir aday ya da bu niteliklerin tamamına yakınına sahip bir aday ortaya çıktı ve mevcut yönetimin başkanına karşı aday oldu! Bay veya bayan X! Şimdi soracağım ve kendim de yanıtlayacağım. Peki, mevcut yönetime rağmen, siyasetle de pek arası yoksa bu adayın seçilme şansı var mıdır? Yanıt: Ne gezer! Nerede onu seçecek delege!

Bu yanıtı değişik biçimde bir arkadaşıma da vermiştim. Araya arkadaşımla olan konuşmamı sıkıştırayım. Bir gün telefonum çaldı arayan Metin Kayaman ağabey. “Ya Sabri bizim Hulusi aday olmuş sen de onu destekliyormuşsun” diye söze başladı. Evet dedim. “Ya sen onu niye destekliyorsun sen aday olsan onun iki katı oy alırsın!” dedi. Cevap basitti tabii. “Metin Ağabey delegeler siz satranç üstatları olsanız belki doğru olabilir ama maalesef beni tanıyan iyi ki aday olmuş diyecek delege sayısı en iyi ihtimalle ya bir tanedir ya iki” dedim.

Evet tam bu aktardığım konuşma gibi sorun aslında adaydan çok delege. Çünkü mutlaka bu beklentilerin en azından önemli bir bölümünü karşılayacak bir aday çıkar. Çünkü sonuçta bir kişi ama onu nitelikleriyle değerlendirecek delege nerede? Şimdi de kimler delege olmalı ona bakalım.

1- Eğitim

Delege de eğitimli olmalı. Belki lise, belki üniversite tartışılır ama olmalı. Eğitim her işin başı. Örneğin üniversitelerde bir zamanlar rektör, dekan seçimleri öğretim üyeleri tarafından yapılırdı. Seçimde ancak öğretim üyelerinin (o zamanlar öğretim üyesi olmak için en az yrd.doç olmak gerekiyordu. Şimdi sanırım yrd.doç kalktı dr. yetiyor) oy verme hakkı vardı. Öğretim görevlileri, okutmanlar, uzmanlar, çeviriciler oy kullanamıyordu ki onlar da akademik personel. Koskoca bir sporun yöneticisini seçmek için neden hiçbir koşul yok? Anlamak mümkün değil. Burada da yine alaylı eğitimi çok önemserim. Yani delegenin bir satranç geçmişi olmalıdır. Adaydaki kadar güçlü olmayabilir ama yine de delege satrancın içinden olmalı ve adayları tanıyabilmelidir.

2- Sporcu

Şimdi burada aktif pasif meselesi tartışma konusu. Hem herkesi lisansını yenilemeye çağıracaksın hem de oy hakkını elinden alacaksın. Bu nasıl mantık? Bir de sporcu neden pasif olacakmış? Bunun mantığı nedir? Satranç özel bir spor ölene kadar sahalarda yarışabiliyorsun. Satranç 40 yaşında veda edilen geleneksel sporlardan değil. O halde sporcu hep aktif olacak demektir. Aktif sporcu oy kullanamaz demek sporcunun oy hakkı yoktur demektir. Bana göre delegesi olan bir kulüpte oynamayan aksi takdirde fazladan oy hakları olmuş olur, en yüksek ratinge sahip söz gelimi on sporcu oy kullanabilmelidir.

3- Hakemler

Yine en yüksek dereceli 5 hakem aktif pasifine bakılmadan oy kullanabilmelidir.

4- Antrenörler

Yine delegesi olmayan kulüplerde faaliyet gösteren en yüksek rütbeli beş antrenör de oy kullanabilmelidir.

5- Ve nihayet satrançla bağı olmayan kurum ve teşkilatların oy hakkı olmamalıdır.

İşte o zaman ona seçim denir.

Var mısınız?

Kategoriler
Sabri Koçak yazıları

Satranççı ne ister?

Kahraman Olgaç, Sabri Koçak 2007

Satranç çekici ve gizemli bir oyun. Bana göre bir macera. Dış dünyada satranç konusunda karşılaştığım sık sorulardan biri de “satranç nasıl bir oyun?” olmuştur. Her eli ayrı bir macera olan dizi film gibi derim. Aynı rakiple oynarsınız, bilmem kaçıncı oyununuzdur, aynı açılışa hazırlanırsınız sonunda yine farklı bir oyun olur. Ankara’nın güçlü oyuncularından Hüseyin Saltık ağabeyimiz vardı, diyebilirim ki benden de hatta İsmail Doğantuğ’dan da teorik bilgiye daha meraklı, teoriyi sıkı takip eden bir satranççı ağabeyimizdi. Rakibin teorik hazırlığından da hiç korkmaz açılışlarını değiştirmezdi. Örneğin ben Marshall yapardım cesaretle kabul ederdi. Bir gün Tal’in bir analizine rastladım 22. Hamlede siyaha “!?” kalite bırakan bir hamle veriyor konum belirsiz diyor bırakıyordu. Tam emin olamamakla birlikte anımsadığım kadarı ile hamle 22…Ke4’tü. Ben de genellikle belirsiz konumları sever varyant hazırlarken onlar üzerinde daha çok dururdum. Hüseyin bey ile 22 hamle teorik oynadık ve ben Tal’in tavsiye ettiği hamleyi oynadım. Hüseyin bey 23’te soru çekti ve 24’te terk oldu. Zaten yine satranççı ağabeylerimizden Malik Çapar da benim gibi teorik oynayanlar için seyircilere dönüp şikayet eder gözlerle bakar “15 hamle Tal ile oynuyorum” diye kükrerdi. Yani rakip kendinden ne kadar zayıf oynarsa oynasın teorik oynayınca haliyle 10-15 bazen İspanyol gibi uzun açılışlarda 20 hamle doğru gidiyor, yapacak bir şey yok! Ancak ne var ki satranç öyle zengin bir oyun ki teori bittiğinde iş yine içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve eşi olmayan bir oyun oluyor. Hesaplıyorsunuz hesaplıyorsunuz ama yine sürprizler, bilinmeyenler çıkabiliyor, beklenen beklenmeyenler olabiliyor. Ben buna macera yaşamak diyorum, herkesin macera yaşamaya ihtiyacı var!

Soldan sağa: Hayati Topaloğlu, Salih Muratoğlu, Sabri Koçak, Hayri Özbilen, Metin Kayaman, İbrahim Baboğul 2009

Satranççılar içinden bakınca satranççı ne ister? Basitçe satranç oynamak ister. “Peki, tutan mı var git oyna” diyebilirsiniz ama keyifli bir satranç oyunu için çok koşul var. Neler mi? Sıralayalım.

1- Rakip

Satranç mücadele içerir, bu yüzden iyi ve keyifli maçlar güçlü rakiplerle mümkündür. Satranççı kendini daha güçlü rakiplerle test etmek ister. Başardıkça yukarı tırmanmak ister. Başaramazsa yeniden denemek ister. Kendi kategorisinde başka yerlerden, yörelerden, şehirlerden, ülkelerden rakiplerle oynamak ister.

2- Ortam

Satranç nezih bir oyunudur. Ortam birkaç açıdan önemlidir. Düşünce yoğunlaşması yaşanacağından ortamda itici, sıkıntı verici şeyler olmaması gerekir. Ferah, nezih, sessiz bir ortam beklenir. Bu oyunlar için böyle ama her sporda olduğu gibi oyundan sonra oyun üzerinde konuşup tartışılması ayrı bir zevktir. Maç sahası dışında da analiz ve sohbet ortamı da bekler satranççı. Kaynaşmak arkadaşlık, dostluk da kurmak ister satranççı. Satranççılar “Stockfish” değildir.

3- Malzeme

Bu konu benim için çok önemli. Satranca başladığımda bir satranç takımı bulup alamamıştım. Sonunda plastik oyuncak bir takımla satranca başlamak zorunda kaldım. İlk doğru dürüst satranç takımımı İzmir’de tatildeyken almıştım. Rastlantı sonucu Kordon’da dolaşırken bir mobilya mağazasının vitrininde ahşap bir satranç takımı görmüştüm. Mobilyacı aslında onu oraya dekorasyon amaçlı koymuştu. Bana satması için çok ısrar ettim. Sonunda razı oldu. Kaça aldım bilmiyorum ama pazarlık yapma şansım tabii ki yoktu. O takımı aldıktan sonra ilerlemem büyük ivme kazandı diyebilirim rahatlıkla. Bir oyunda her şey yerli yerinde olmalı iyi bir takım da oyunun temel parçası. Katıldığım turnuvalarda da “Bulgar ekolü” bakalit taşlardan oluşan takımlar olurdu. Onlar da fena değildi. Ya sonra? Devlet satranca el atıp sayıca bol alımlar yapmaya başlayınca atık plastikten standart dışı takımlar eski güzelim takımların yerini aldı. Neyse ki son zamanlarda “board”da oynamak diye bir şey var da elimiz ahşap taşlara değebiliyor! Böyle deyince bir anım daha depreşti. 2008 yılında Almanya Bad Zwischenahn’ta yapılan dünya şampiyonasında gitmiştik. “Board” yoktu ama çok güzel ahşap taşlarla oynandı o turnuva. Turnuva bitince organizasyondan takımlardan birini bana satmalarını istedim. Önce “yok” dediler, “bunlar satılık değil turnuvalarda kullandığımız takımlar.” Ben de ısrar ettim “siz nasılsa yine yerine bulur koyarsınız ben bulamam gidiyoruz zaten” dedim. Aralarında bir süre konuştular sonunda satmaya razı oldular. Hala saklıyorum keyifle çok da kullandım.

Yalnızca takım mı? Hayır. Masa sandalye de önemli. Salgından önce son turnuvam Antalya emektarlar Türkiye Birinciliği olmuştu. Benim açımdan işler iyi gitmedi dördüncü olabildim. Konu başka tabii. Nasıl oynuyorduk biliyor musunuz? Sandalye sandalye üzerine koyarak. Çünkü masa yüksekti oturunca alçakta kalıyordunuz. Sonradan yükseltmek için minderler geldi. Ben 1,80 boydayım ama aynı şeyleri ben de yapmak zorunda kaldım. Turnuva düzenleyicileri satranççı olsa böyle mi olur? Olmaz! Çünkü masaya oturup bir bakar her şey yolunda mı diye ve fark eder. Sandalye mümkün olduğunca da rahat olmalıdır. Nihayetinde üzerinde saatler geçireceksiniz. Sandalye masa yüksekliğinde anormallik olmamalıdır. Sadece bu mu? Masalar tablayı oynatmayan altına ayaklarınızın rahat gireceği mümkünse dört bacaklılardan olmalı. Bu ayrıntılar hiç turnuva düzenleyenlerin aklına gelmiş midir? Düzenleyenler turnuvalarda ter dökmüş satranççılar ise gelmiştir.

Masa altındaki boşluğa, sandalyelere dikkat
4- Konum

Konum deyince tabii ki ulaşılabilirlik. Yakınlık önemli. Turnuva salonuna uzun uzun yollar kat edilip gidilmemeli. Ulaşmak ıstırap verici olmamalı. Rahmetli Ali İpek İstanbul’da Pendik’te oturuyordu. İstanbul’un bir ucu. Bir sohbetimizde turnuvaya ulaşmak için yarım gün seyahat ediyorum dediği aklımda kalmış. Bu sözlerle aslında satranç sevgisini anlatıyordu. Maç yapabilmek için nasıl zorluğa katlandığını vurguluyordu. Yerel turnuvalar böyle. Ulusal turnuvalarda da merkezdeki iller tercih edilmeli. Türkiye büyük ülke. Bir uçtan bir uca yolculuk kolay değil. Uçak var denilebilir ama onun da ne standart ne de uygun fiyatı var. Çok önce alacaksın, gidersin gidemezsin vs. Bazen uçuş bulmak da sorun olabiliyor.

5- Zaman

Satranç sporunda zaman önemli bir yer tutuyor. Maçlar uzun zaman alıyor. Kategorilere göre talep edilen zamanlar değişiklik gösterebiliyor. Her şey yerinde bile olsa zamanı uygun değilse katılamıyorsunuz.

6- Ekonomi

Bir de işin masraf boyutu var. Doğal olarak satranççı da fazla masraf istemez. Günümüzde organizatörler otel turnuvalarını tercih ediyor. Yurt dışında da öyle. Yukarıdaki sorunların önemli bir kısmı otel turnuvalarında çözülüyor hele 5 yıldızlı olursa. Ama epey de tuzlu. Yani ya uygun koşullarda otel olacak ya da satranca özel yerler. Tabii ki tercihimiz ikincisi!

Buraya kadarı bir yandan okuyan, bir yandan çalışan ya da benim gibi emekli satranççıların dertleri diyebiliriz. Bir de profesyoneller var. Yani mesleği satranç olanlar. Onların ek talepleri var:

1- Kendilerini tam olarak satranca verebilmek için geçim kaygısı taşımamak.

2- Ödülleri iyi olan turnuvalarda oynamak

3- Güçlü çalıştırıcılarla çalışmak

4- Bol yurt dışı temsil

Sonuç: Türkiye Satranç Federasyonu Türk satrancını yönetiyorsa, satrancın de temel bileşeni sporcusuysa o zaman onların sesine kulak vermelidir. Biz öyle yapacağız!

Değerli satranççı arkadaşlarım eksik bıraktığım, atladığım bir konu veya bir itirazınız varsa bildirirseniz sevinirim. Satrançla kalın, sağlıklı yaşayın.

Sabri Koçak

Kategoriler
Blog

Tek aday çok aday?

İkinci yazımı “Satranççı ne ister” başlığına ayırmak niyetindeydim. Ancak son günlerdeki görüşme trafiğim ve gelişmeler bir başka konuyu öne almamı gerektirdi. O da adaylar konusu.

TSF başkanlık seçimleri için epeydir bir hareketlenme var. Geçen yıl salgın nedeniyle seçim yapılamamıştı. Nedendir bilinmez olimpik olmayan sporların da başkan seçimlerinin yapılması olimpiyatların yapılması sonrasına bağlanmış. Neyse ki bu yıl olimpiyat yapıldı ve artık federasyon başkanlık seçimlerin yapılmasını umuyoruz. Zaman yaklaştıkça da tansiyon artıyor! Bu yazıyı kaleme alana kadar Hulusi Cihangir’den başka adaylığını açıklayan yoktu. Niyetlenenler vardı bir de aday olup çekilen. Hulusi Cihangir çok uzun yıllar benim Ankara Fatih’te -ki siz bunu bir zamanlar ve uzun bir süre boyunca Ankara’nın biricik satranç merkezi, kulübü, ortamı olarak okuyun- oyun partnerimdi. Yani işten güçten zaman bulup satranç oynamaya gittiğimde oynamaktan keyif aldığım 5-6 kişiden biriydi belki de en çok onunla satranç oynadım. 1991’de TSF devlet himayesi altına alınınca da birlikte pek çok etkinliğe katıldık. Seyahatlerimiz oldu. Aynı takımda çok kez birinci ikinci masa oynadık, beraber turnuva düzenledik ve yönettik. Uzun yıllar Ankara il temsilcisi görevini yürüttü. O dönemde ben de Ankara il hakem kurulu başkanlığı yaptım. Hulusi Cihangir güçlü bir oyuncu olmasının yanında yetenekli ve yetkin bir hakem, iyi bir organizatör ve yöneticidir de. Bu bakımdan kendisini destekledim ve desteklemeye devam ediyorum.

Sosyal medyada, gruplarda yazdım çizdim. Düşüncelerimi anlatmaya çalıştım. Elbette görüşmelerim, toplantılarım da oldu. Süreçte en çok da şu söyleniyordu. “Tek aday çıkılsın, tek aday olmazsa seçim kazanılmaz.” Ben bu görüşte değildim. Hulusi Cihangir de. Ancak ne zaman konunun tartışılacağı bir ortam olsa bu gündeme geliyordu. İşin ilginç yanı da tek aday diyenlerden ve onların gruplarından yeni isimler anılmaya başlandı. Tek aday deyip de aday olmak ya da aday çıkarmak ne anlama gelir? “Siz bırakın ben aday olayım” mıdır? O zaman nasıl dikkate alınabilir böyle bir öneri? Bazı saygın ve samimi arkadaşlar da birleşmeyi sağlamalıyız uzlaşın diyorlar. Ne demek uzlaşmak? Nasıl uzlaşılacak? Yetkiler mi paylaşılacak? Yönetim kurulu üyelikleri, kurul başkanlıkları mı birlikte belirlenecek pay edilecek? Ne anladık o zaman yönetmeye talip olmaktan? Koltuk mu bizim derdimiz? Bizim ilkelerimiz var, hedeflerimiz var satrancın tam içinden geliyoruz. Bu tahtaların tozunu çok yuttuk! Satranççıyı anlıyoruz, ne istediklerini biliyoruz ve onları mutlu etmek istiyoruz. Kulüpler etkin olsun istiyoruz. Organizasyonlarda kulüp adlarını duymak istiyoruz. Satranç kamuoyunun burası benim diyebileceği ortamlar olsun istiyoruz. Biz koltuk istemiyoruz, biz koltuk peşinde değiliz, biz statüye aç değiliz. Biz satrancı doğru yönetmek istiyoruz. Satranççının ve satranç dalı açan, satranç kulübü kuran kulüp yöneticisinin bu spora yöneldiğinden ötürü pişmanlık duymasını, mutsuz olmasını istemiyoruz. Bu bakımdan buradan ilan ediyorum: Kimseyle koltuk pazarlığı yapmak gibi bir niyetimiz yok olmayacak da. İsteyen aday olur. Delege bakıp inceler nerede birleşeceğine kendi karar verir, paşa gönlü nasıl istiyorsa, nasıl yönetilmeyi bekliyorsa ona göre de oyunu atar!

Bir konu daha var ki değinmeden geçemeyeceğim. Bir yere ömürlük baş olma hırsı! Nedir bu hırs? Mevcut yönetim için söylüyorum bunu. Bu adaylık konusu konuşulurken ben “artık mevcut başkan aday olmaz” diyordum. Güncel duydum ki aday olacakmış. Umarım yanlış bilgidir. Şaşırıyorum doğrusu. Hep ben yöneteyim arzusunu anlayamıyorum. Tamam bir kadın olarak saygımız var başımız üstüne, nazik, güleryüzlü bir insan. Ama bu koca bir sporu ömür boyu yönetmek için yeterli mi? Hem önceki yazımda anlattığım “biz” olmayacaksın yani satranç sporculuğunu tatmamış olacaksın hem de ebedi satrancı yönetmek isteyeceksin. Çok ilginç ve anlaşılmaz doğrusu. Bir de başkanvekili dönemi var. Onunla beraber üç dönem. Şimdi de dördüncüsü mü? Koca satranç sporunu kimsenin kendisine mahkûm etmeye hakkı yoktur. Çoğu satranççı oy veremiyor, aktif oyuncu, aktif hakem delege olamıyor oy veremiyor diye fırsat bu fırsat Türk satrancının hep başında kalmaya çalışmak Türk satrancına zarar verir. Bu başkalarına fırsat vermemek, önünü tıkamak anlamına gelir. Bizim anlayışımızda bu da yoktur. Bir başkanın en çok iki dönem görevde kalmasından yanayız. Bunu hayata geçirmek için de gerekli çalışmaları yapacağız. Genel Kurulda da konuyla ilgili önerge vereceğiz. Dilerim satranç kazanır!

Kategoriler
Blog

Neden “Satranç ve Biz”

Bir spor dalının birçok bileşenleri vardır. Sporcular, hakemler, çalıştırıcılar, izleyiciler, sporcu velileri, kulüp sahipleri, yöneticileri, vs. Bu bileşenler içinde sporcu ana bileşendir, dalın olmazsa olmazıdır. Diğer bileşenler ondan türer ya da etrafında oluşur ve diğer bileşenler yarışma sürecinde işlev üstlenirler. Bu kuşkusuz diğer bileşenler önemsizdir demek değil. Herkese ihtiyaç var!

Ancak bilinmesi gereken şöyle de bir gerçek var. Eğer satranç oynamayı isteyen sevenleri yani sporcuları varsa geri kalan hiçbir bileşen olmasa da satranç yine var olmaya devam edecektir. Geçmişte zaten böyleydi. Çünkü satranç öyle bir daldır ki bir satranç takımı ve birbiriyle oynamaktan hoşnut olan iki kişi bir araya gelmişse bir de iyi kötü bir ortam bulmuşlarsa orada satranç başlar. Evde, parkta, kahvede vs. Yarışma düzenlenmese de oynarsınız düzenlense de. Hatta çok satranççı vardır ki bütün gün satranç oynar ama turnuvalara katılmayı tercih etmez. Örneğin satranca yoğunlaştığım yıllarda Ankara’nın bir Naci beyi vardı. Çok güçlü bir oyuncuydu. Her gün kahveye gelir düzenli maç yapardı hem de sanki turnuva maçı gibi. Onunla oyunlarımız çok uzun sürerdi. Ama ben onun hiç turnuvaya katıldığını görmedim. Oyunlarımız çok da keyifli geçiyordu. Ne hakem vardı ne puan hesabı yapılıyordu. Diğer yandan belki de satrancın en zayıf bileşeni seyircidir. Satranç daha çok oynayana heyecan verir. Bu bakımdan aslında satrancın seyircileri de çoğunlukla yine satranççılardır. Küçük yaş gruplarında yapılan yarışmalarda sporcuların velileri, çalıştırıcıları vs. O zaman şu soruya yanıt arayalım. Neden satrancın yönetim politikalarını satranççılar belirlemiyor da daha çok andığım diğer bileşenleri temsil edenlerce belirleniyor? Satranççılar neden yönetim kadrolarında, hakemlikte hatta eğitimde yeterince yoklar? Bir satranççı başkan olan Kahraman Olgaç döneminde bile! Sorunun yanıtı aslında basit ve satranca özgü: Çünkü satranç sporcusunun emekliliği yoktur! Satranççı hep satranç oynamak oyuncu olmak ister. Bu yüzden çoğu satranççı diğer bileşenler içinde olmayı düşünmemiştir ve talep de etmemiştir. Kuşkusuz ki satranççı bakışı ile diğer bileşenlere ait kimselerin bakışı pek çok alanda uyumlu değildir. Bu yüzdendir ki az gittik uz gittik dönüp baktık ki fazla bir yol alamamışız. Denilecek ki olur mu o kadar etkinlik var, turnuva var, kamp var vs. Ama en önemli şey hala yok! Ben satranca başladığımda satranç kahve köşelerinde oynanıyordu, turnuvalar rica minnet bir yer bulunup geçici ortamlarda yapılıyordu. Şimdiye bakıyoruz yine canım satranç oynamak istedi deyince bir yer bulamıyorsunuz yine turnuvalar geçici ortamlarda yapılıyor. Daha kötüsü şimdi otellerde yapılıyor bu da oyuncu ve oyuncu velilerine mali külfet yüklüyor. Oysa satrancı devlet himayesi altına alalı 30 yıl olmuş. Az buz bir süre mi bu? Her gelen bir tuğla koysa böyle mi olurdu?

Madem ki satranç bir spor o halde nerede tesis? 30 yılda hiç mi bir şey yapılamazdı? İşte ben bir sonraki yazımda ele alacağım gibi “satranççı ne ister?” diye sorulunca bunun yanıtını ancak satrancı yaşamının bir parçası yapmış insanlar verebilir. İşte biz buyuz.

Sabri Koçak